Çarşamba akşamıydı... Geç saatte gelmiş bir telefonla yerimden fırlamış, soluğu kuaförde almıştım. Eşimin en küçük kızkardeşini sözlendirmek üzere dünürleri gelecekmiş. Bizi de çağırdılar. Lütfetmişler...
Hava buz gibi, kar yağıyor ve don olayı gerçekleşebilir. O saatte nereye, hangi akla hizmet gidilir ki...
Söylendim durdum. Eşime, kızıma, komşuma hatta kuaförüme bile. Daha en başta sinirlerim yıpranmaya başlamıştı. Kimbilir söz evinde neler olacaktı.
Şöyle bir düşündüğümde bana karşı çok haksızlık yapılmış olduğunu farkettim, iyice canım sıkıldı. Neredeyse gitmekten vazgeçecektim. Söz alış verişine niçin çağrılmamıştım, niçin akşamın bu saatinde “Siz de gelin” diye “lütfen” haber veriliyordu, böyle bir söz şekli yakışık almış mıydı ve bir çok soru kafamı kemirmeye başlamıştı bile. Eşim “gidince kesinlikle bu konuyu gündeme getirip sor güzelim, haksızlar, onları koruyacak değilim. İstediğini söyle” diyerek beni fişekliyor muydu yoksa teskin etmeye mi çalışıyordu bunu bile bilemiyordum.
Kar bastırdı iyice. Otomobil karların altında bir gömü halini almıştı adeta. Eşim bu şekilde gidemeyeceğimizi söyledi. Taksi tuttuk. Yol uzundu, otobüsle çekilmezdi ve yokuş olduğu için de tehlikeliydi. Kızılay-Mamak arası en fazla on dakika iken, karın bastırmasıyla kırkbeş dakikaya çıkmıştı. Ve korkulan an!
−Abi yokuşu çıkacak mıyız?
−Ev yokuşun tam ortasında.
Taksici çaresiz gözlerle yolu süzdü. Ama çocuklar olduğu için de o uzun ve yorucu yokuşun başında tipiye terketmek istemedi bizleri. Ve gaza bastı. Yaklaşık yüz metre tırmandık ve ne olduysa birden kaymaya başladık. Geldiğimiz yolu yokuş aşağı tekrar inmek belki ters gelebilir ilk bakışta. Ama kayarak inmek tam bir dehşet vericiydi. Çocuklar çığlık atmaya başladı. Eşim sürekli “sıkı tutunun” diyerek bizleri uyarıyordu. O arbedede şoförün muhteşem iki manevrası dikkatimi çekti. Ve aracı büyük bir ustalıkla hiç kimseye ve araca zarar vermeden durdurmayı başardı. İndiğimizde toplanmış olan kalabalıktan “geçmiş olsun” sesleri yükseliyordu. Bizlerinse cevap verecek hali kalmamıştı. Helalleşip yolun karşı tarafına geçtik. Ve bu sadece on beş saniye sürmüştü. Ardından yukarıdan kayarak inen beyaz bir minibüsün yol kenarında parketmiş araçları biçtiğini gördük. Yani az önce taksiyle durduğumuz yer... Tam bir araba mezarlığına dönmüştü. “Verilmiş sadakamız varmış” diyerek yokuşu tırmanmaya koyulduk... Eve yorucu da olsa sağ-salim ulaşmanın rahatlığı sardı hepimizi. Bense beni bekleyen olaylardan habersizdim... |